O İlk Atölye Kokusu ve Bilmediğim Sabırla Tanıştığım Ben
Sevgili Genç Halım, Bursa’nın o kasvetli ama bir yandan da umut dolu yağmuruna ıslanmış tezgahın başında oturuyorum şimdi. Bakıyorum da o günleri, sanki buharlaşmış bir yağlayıcı gibi kokuyor hafızamda. O dönemin telaşı, her şeyin yeni olmasıyla gelen o büyük bilinmezlik... Şimdi sana bu satırları yazıyorum, sanki yıllar sonraki bir vizyoner gibi.
Senin o zamanlar ne kadar acele ettiğini çok iyi hatırlıyorum da, bu acelecilik garip bir enerjiyle karışmış olsa da, aslında en büyük engelindi. O günlerde her vidayı, her contayı bulduğunda geldiğin o saf merak vardı ya, işte onu koruyorsun. O merak, motorun ruhudur zaten. Ama o ruhu yakalamanın yolu aceleyle değil, sükûnetle geçiyor.
Hatırlarsın, babamın eski Tofaş’ı vardı. Her seferinde o ilk sesle uğraşırdık. Sen de benim gibi, sesi duydukça sadece bir arıza olarak değil, o aracın vücudundaki son nefes olarak dinlerdin. O günlerde biz için ses, bir şikayet kodu gibi geliyordu; "Burada çatlak var," ya da "Buji boğulmuş." Ama zamanla bu seslerin aslında birer hikaye anlattığını anlamaya başladık. O ilk kıvılcımın çıkardığı o karakteristik cızırtı, sadece bir ayar kaçıklığı değil; o aracın geçmiş tüm yolculuğunun, tüm maruz kaldığı zorlukların bir senteziydi.
Tahmin Edilen vs. Gözlemlenen Gerçeklik
Senin gençliğindeki yaklaşımın buydu: Sorun geldiğinde, ben bunu bir bilgisayarın hata koduna bakıyormuşum gibi çözmeye çalışırdım. Basit bir mekanik problem olarak algılardık. Ama şimdi, elli yıllık bu maceradan sonra biliyorum ki, mekanik sistemler asla izole parçalar değildir. Her şey birbirine bağlanmıştır; sanki o motor bloğu, vücut gibiydi. Süspansiyonun en ufak bir geometrik değişimi bile, aracın direksiyondaki o hissi değiştiriyor. Bu sadece bir "hata" değil; bu, dinamik bütünlüğün değişimidir.
O zamanlar en çok zorlandığımız şey buydu sanki. Bir soruna ulaştığımızda, elimizdeki semptomu tedavi etmeye çalışırdık; enine kesit alır gibi. Oysa o zamanlarda yapmamız gereken, bütün sistemi sanki bir biyolojik varlıkmış gibi ele almak ve o akışı yakalamaktı.
Sabrın Mekanik Karşılığı Vardır
Ve geldik en önemli kısma: Sabır. Sen gençken sabrı, "mecburen beklemek" olarak tanımlıyordun sanki. Ama benim gördüğüm ki, sabır; doğru ölçümü alacak kadar beklemektir. Bir contanın tam olarak ısınmasını, bir milin titreşim frekansının vücut bulmasını beklemek. Bu bekleme hali, benim için o en iyi ayar vidasını bulmaya benziyor. Aceleyle zorladığın her vida, sonraki onarımın yükünü katlayarak getiriyor.
Bu yüzden diyorum sana, o tozlu ellerini ve o tutkulu bakışlarını asla kaybetme. Ama bir sonraki sefer bir sorun çıktığında, gözünü hemen parçaya takma. Geri çekil. Nefes al. Sesin geldiği yere odaklan. O sesi sadece bir gürültü olarak değil, dilini konuşan kadim bir bilgelik olarak dinle.
Bu yolculuk, parçaları tamir etmekten ibaret değil; bu, makinenin dilini öğrenmek. Ve o dili ancak gerçekten sabrettiğinde çözebilirsin.
Egzozdan gelen sesler hep orada, bizi bekliyor.
Cemil